Peçete
kırıntılarıyla tıkanmış kül tabağını değiştirmek için masaya gelen garsona
bayatsımış tebessümüyle boşver anlamında elini havada sallarken, diğer eli az
önce gözüne kaçan ter damlalarını sildiği az nemli peçetesini sıkıyordu.
Kenetlenmiş dişlerinin arasından duyulacak kadar “Gerekmez ya” dedi. Garson
garip bakışlarından vazgeçerek elindeki birayı önüne bırakıp diğer masalara
gidince, “Bizimki” dişlerini yavaş yavaş gevşetti.
O
bakışların altında ezilmemek için neden “Teşekkür ederim ama az sonra tekrar
terleyeceğim ve küllük tekrar dolacak. Boşver. Asıl konu buraya nasıl geldiğim:
Normalde iki aktarmada iş biterdi fakat üçüncü otobüsün arkasındaki kayışların
kopmasıyla zift kokulu gölgesiz asfaltın kenarında yaklaşık kırk beş dakika
bekledikten sonra dolu gelen yeni otobüse sıkış tepiş binip havasızlıktan
öleceğim korkusuna kapılarak en son dört yıl önce görüştüğüm iki (üçüncüsü
gelemiyordu) arkadaşımla bugün tekrar konuşabilmeyi göze aldım” diye
söyleyemediği aklından geçtiği sırada, “iki aktarma yapınca üç tane otobüse mi biniliyordu
yoksa ilk otobüse de aktarma denebilir miydi?” sorusuna takılınca uzun yola
çıkmadan önce lastiklerini kontrol eden Alzheimer
hastası bir şöför gibi baştaki söylemek istediği şeyleri unutuverdi.
Çoğu zaman
sadece cevap vermek için konuşuyormuş hissine kapılması, dilediğini ifade
edebilmesine engel değildi elbette. Kurduğu kesikli cümlelerine ayarlanmış
ritimli mimikleri ne demek istediğini tam açıklayamasa da anlaşılmasına
yetiyordu. Basit anlamları sayesinde maliyetlerini çoktan kurtaran, “tamam,
evet, öyle ya, yok bişey…” gibi yanlız bırakılmış bu cevapçıklar, karşıdakinin merakını
hemen savarak aklının yüzeyindeki koruyucu görevlerine devam ederlerdi.
“Aslında
fazla konuşmaması çocukluğundan kalma garip alışkanlıklarından birisiydi” deyip
kökten çözümcü yaklaşımlarla, buraya kadar zorluklarla geldiğimiz çarpışık
anlatımlı hikayemizin bir de tersi
yönüne doğru ilerlemeye çalışmayalım isterseniz. Her soruya verilmesi gereken yarım yamalak kalmış,
milyonlarca ayrı cevaba yetişememek onu bezdirmişti belki. Veya yöneltilen
bütün soruların kökeninin aynı olduğu varsayımına kapılarak, verilecek
cavapların da tek ve basit olmasını isteyebilirdi. Şu an için emin olduğumuz
nokta ise karşılıklı barlarla sıralı üstü asma ve sarmaşık dallarıyla örtülü bu
sokakta güneşin batmasını izlemekten memnun olmasıydı. Paketinde kalan son
sigarasını yaktıktan sonra şu an için batmaktan ve terletmekten başka işe
yaramayan güneşe doğru üfledi. Gözlerini kapayarak yeni gelen birasından soğuk
bir yudum alıp, yarıya getirmeden bıraktı.
Arkadan
seslerini duyduğu iki kadın şaşkınlıkla birbirlerine :
-Bu o değil mi ya!
-Evet o galiba yanına
yaklaşalım bakalım tanıyabilecek mi bizi
Yüzünü onlara dönüp kendini
zorlayarak sırıtacağı sırada kızıl
saçlı olanı karşı masadaki kalabalık grubun ortasında, otostopla dünyayı
dolaşan adamın gözlerini kapadı. “Aaa! Naber ya” lar, “nerdesin sen”’ler “hiç
değişmemişsin ama hafif göbek yapmışız” ‘ lar, “gel otur şöyle” ‘ler, “yok gitmemiz
lazım, bi görelim dedik” ‘ ler...
Bir nefes daha çekti sigaradan.
Adam geldiğinden beri en çok Afrika’ yı övmüştü. Emekli olunca, orada çılgınca
yaşamak istediğini ve bunun dünyadaki en iyi yaşam biçimi olacağını
etrafındakilere kendi kurduğu çılgın mantık düzeyinde ispatlamaya çalışıyordu.
“Bizimki”ne en çok nereye
gitmek istersin diye sorsalar herhalde “farketmez” derdi. Fakat asıl
farketmediği son haftalarda kimse sormadan kendi kendine “gitmek, bir yerlere,
hadi gidelim…” diye konuşmasıydı. Hatta geçen hafta bugün, öğle yemeğinden
sonra kafasını bilgisayar ekranından dışarıya çevirip sararmış otları farkedince,
yemeğin verdiği mayhoşlukla “hadi gidelim” deyiverdi. Acele eden iş
arkadaşının alaycı ünlemesi ensesine yapışmıştı hemen:
-Nereyeee? Nereye gittin yine?
-Yok bişey. deyip bilgisayarın
rutinine takrar geri dönmüştü.
Biraz utanır gibi olurdu ya,
hemen toparlanıp “etrafındakiler” e üstünde durmuyormuş hissini uyandırırdı.
“Bizimkinin” bu ilgisiz tavrından dolayı yapmak istedikleri espiriler
kursaklarında kalan “etrafındakiler” hep bir sonraki fırsatı kollarlardı.
Özellikle yöneticilerin önünde boş anını yakalayıp verdiği kısa cevapları
ısrarla deşmeye çalışırlardı. Ama böyle ciddi zamanlarda bile (belki de
alışkanlıktan dolayı) bu baskılardan kurtulacak kolay kelimeleri hemen
buluverirdi. Mesela genel müdürün açıklama bekleyen ciddi sorularına onaylayıcı
bir tavır takınarak “Evet kesinlikle” diye cevaplayınca aradan birisi “Nasıl
biraz daha açıklayabilir misiniz?” diye sorsa “Biraz daha dikkatli bakın”
deyip, genel müdürün yanında aciz görünmek istemeyen arkadaşının attığı el
bombasını aklında patlatmadan geri gönderirdi. Bazıları kasten böyle yaptığını
ısrarla savunup kendi içlerinde ona karşı nefret besler, onu uzun süredir
tanıyanlarsa basit yaratılışlı olduğunu ve işe yaramasının yettiğini
söylerlerdi.
İnsanların arasına karışmak,
onlar gibi konuşabilmek, yemek, sevişmek, görmek, kendisine yönelttiği en
suçlayıcı duyguları bir kenara bırakıp, herkesin ona basit diye baktığı dış
dünyasında gerçekten basit olabilmeyi isterdi. Belki de gitmek istediği
yerlerin ona bu basitliği sunabileceğini düşünüyordu. Başka yerleri görmenin,
oralarda kalıp havasını solumanın bizde bazı değişiklikler yaratacağı kesindir;
fakat bu değişimler kabuklaşmış olan alışkanlıklarımızın üzerinde ahenk içinde
durmaya çalışan beneklere benzer. Dışarıdan bakıldığında ne kadar yaşanması
gereken hatıralarmış gibi görünseler de; derinlerimize inmek için bizlere
gereken cesareti veremeyebilirler. Gidememe kaygılarının altında yatan
sebeplerden birisi de buydu. Yine aynı kalırsa, değişemezse; dahası her şeyi
anladığında (artık o her şey neyse) değişmek istemeyip bunda haklı olduğuna
kendini inandırırsa? İşte o zaman boşa geçmiş zamanlardan kalmış ağır yaralar
vücudunu kaplayacak istemese de ruhunda rahatsız edici zıtlıklar oluşacaktı.
İşte o zaman ne dış dünyasının basit “Bizimki” si olabilecek, ne de eski
halinde bir yerlere gitme hayalleri kuran kendisi…
Havada yanık kokusu aldı. Küllüğün içindeki peçeteler tutuşmuştu. Birasından
yarıya gelecek kadar küllüğe boşalttı. Garsona küllüğü değiştirmesini işaret etti.
Tam o sırada telefon çaldı. Arayan gelmesi gereken arkadaşlarından birisiydi
fakat çok önemli işleri çıkmıştı. Sahte üzgün, gelemeyeceklerini anlatmaya
çalışan ses tepki bekliyordu.
- Önemli değil. dedi.
Eteğindeki ıslaklığı farketti.
Ayağa kalkıp dökülen birayı peçeteyle kurulamaya çalıştı. Geçmeyeceğini
anlayınca garsona bayatsımış tebessümüyle bakıp elindeki ıslak peçeteleri yeni
gelen küllüğün içine attı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder