7 Mayıs 2013 Salı

GİT


Peçete kırıntılarıyla tıkanmış kül tabağını değiştirmek için masaya gelen garsona bayatsımış tebessümüyle boşver anlamında elini havada sallarken, diğer eli az önce gözüne kaçan ter damlalarını sildiği az nemli peçetesini sıkıyordu. Kenetlenmiş dişlerinin arasından duyulacak kadar “Gerekmez ya” dedi. Garson garip bakışlarından vazgeçerek elindeki birayı önüne bırakıp diğer masalara gidince, “Bizimki” dişlerini yavaş yavaş gevşetti.

O bakışların altında ezilmemek için neden “Teşekkür ederim ama az sonra tekrar terleyeceğim ve küllük tekrar dolacak. Boşver. Asıl konu buraya nasıl geldiğim: Normalde iki aktarmada iş biterdi fakat üçüncü otobüsün arkasındaki kayışların kopmasıyla zift kokulu gölgesiz asfaltın kenarında yaklaşık kırk beş dakika bekledikten sonra dolu gelen yeni otobüse sıkış tepiş binip havasızlıktan öleceğim korkusuna kapılarak en son dört yıl önce görüştüğüm iki (üçüncüsü gelemiyordu) arkadaşımla bugün tekrar konuşabilmeyi göze aldım” diye söyleyemediği aklından geçtiği sırada, “iki aktarma yapınca üç tane otobüse mi biniliyordu yoksa ilk otobüse de aktarma denebilir miydi?” sorusuna takılınca uzun yola çıkmadan önce lastiklerini kontrol eden Alzheimer hastası bir şöför gibi baştaki söylemek istediği şeyleri unutuverdi.

Çoğu zaman sadece cevap vermek için konuşuyormuş hissine kapılması, dilediğini ifade edebilmesine engel değildi elbette. Kurduğu kesikli cümlelerine ayarlanmış ritimli mimikleri ne demek istediğini tam açıklayamasa da anlaşılmasına yetiyordu. Basit anlamları sayesinde maliyetlerini çoktan kurtaran, “tamam, evet, öyle ya, yok bişey…” gibi yanlız bırakılmış bu cevapçıklar, karşıdakinin merakını hemen savarak aklının yüzeyindeki koruyucu görevlerine devam ederlerdi.

“Aslında fazla konuşmaması çocukluğundan kalma garip alışkanlıklarından birisiydi” deyip kökten çözümcü yaklaşımlarla, buraya kadar zorluklarla geldiğimiz çarpışık anlatımlı hikayemizin bir de  tersi yönüne doğru ilerlemeye çalışmayalım isterseniz.  Her soruya verilmesi gereken yarım yamalak kalmış, milyonlarca ayrı cevaba yetişememek onu bezdirmişti belki. Veya yöneltilen bütün soruların kökeninin aynı olduğu varsayımına kapılarak, verilecek cavapların da tek ve basit olmasını isteyebilirdi. Şu an için emin olduğumuz nokta ise karşılıklı barlarla sıralı üstü asma ve sarmaşık dallarıyla örtülü bu sokakta güneşin batmasını izlemekten memnun olmasıydı. Paketinde kalan son sigarasını yaktıktan sonra şu an için batmaktan ve terletmekten başka işe yaramayan güneşe doğru üfledi. Gözlerini kapayarak yeni gelen birasından soğuk bir yudum alıp, yarıya getirmeden bıraktı.

Arkadan seslerini duyduğu iki kadın şaşkınlıkla birbirlerine :

-Bu o değil mi ya!
-Evet o galiba yanına yaklaşalım bakalım tanıyabilecek mi bizi

Yüzünü onlara dönüp kendini zorlayarak sırıtacağı sırada  kızıl saçlı olanı karşı masadaki kalabalık grubun ortasında, otostopla dünyayı dolaşan adamın gözlerini kapadı. “Aaa! Naber ya” lar, “nerdesin sen”’ler “hiç değişmemişsin ama hafif göbek yapmışız” ‘ lar, “gel otur şöyle” ‘ler, “yok gitmemiz lazım, bi görelim dedik” ‘ ler...

Bir nefes daha çekti sigaradan. Adam geldiğinden beri en çok Afrika’ yı övmüştü. Emekli olunca, orada çılgınca yaşamak istediğini ve bunun dünyadaki en iyi yaşam biçimi olacağını etrafındakilere kendi kurduğu çılgın mantık düzeyinde ispatlamaya çalışıyordu.

“Bizimki”ne en çok nereye gitmek istersin diye sorsalar herhalde “farketmez” derdi. Fakat asıl farketmediği son haftalarda kimse sormadan kendi kendine “gitmek, bir yerlere, hadi gidelim…” diye konuşmasıydı. Hatta geçen hafta bugün, öğle yemeğinden sonra kafasını bilgisayar ekranından dışarıya çevirip sararmış otları farkedince, yemeğin verdiği mayhoşlukla “hadi gidelim” deyiverdi. Acele eden iş arkadaşının alaycı ünlemesi ensesine yapışmıştı hemen:

-Nereyeee? Nereye gittin yine?
-Yok bişey. deyip bilgisayarın rutinine takrar geri dönmüştü.

Biraz utanır gibi olurdu ya, hemen toparlanıp “etrafındakiler” e üstünde durmuyormuş hissini uyandırırdı. “Bizimkinin” bu ilgisiz tavrından dolayı yapmak istedikleri espiriler kursaklarında kalan “etrafındakiler” hep bir sonraki fırsatı kollarlardı. Özellikle yöneticilerin önünde boş anını yakalayıp verdiği kısa cevapları ısrarla deşmeye çalışırlardı. Ama böyle ciddi zamanlarda bile (belki de alışkanlıktan dolayı) bu baskılardan kurtulacak kolay kelimeleri hemen buluverirdi. Mesela genel müdürün açıklama bekleyen ciddi sorularına onaylayıcı bir tavır takınarak “Evet kesinlikle” diye cevaplayınca aradan birisi “Nasıl biraz daha açıklayabilir misiniz?” diye sorsa “Biraz daha dikkatli bakın” deyip, genel müdürün yanında aciz görünmek istemeyen arkadaşının attığı el bombasını aklında patlatmadan geri gönderirdi. Bazıları kasten böyle yaptığını ısrarla savunup kendi içlerinde ona karşı nefret besler, onu uzun süredir tanıyanlarsa basit yaratılışlı olduğunu ve işe yaramasının yettiğini söylerlerdi.

İnsanların arasına karışmak, onlar gibi konuşabilmek, yemek, sevişmek, görmek, kendisine yönelttiği en suçlayıcı duyguları bir kenara bırakıp, herkesin ona basit diye baktığı dış dünyasında gerçekten basit olabilmeyi isterdi. Belki de gitmek istediği yerlerin ona bu basitliği sunabileceğini düşünüyordu. Başka yerleri görmenin, oralarda kalıp havasını solumanın bizde bazı değişiklikler yaratacağı kesindir; fakat bu değişimler kabuklaşmış olan alışkanlıklarımızın üzerinde ahenk içinde durmaya çalışan beneklere benzer. Dışarıdan bakıldığında ne kadar yaşanması gereken hatıralarmış gibi görünseler de; derinlerimize inmek için bizlere gereken cesareti veremeyebilirler. Gidememe kaygılarının altında yatan sebeplerden birisi de buydu. Yine aynı kalırsa, değişemezse; dahası her şeyi anladığında (artık o her şey neyse) değişmek istemeyip bunda haklı olduğuna kendini inandırırsa? İşte o zaman boşa geçmiş zamanlardan kalmış ağır yaralar vücudunu kaplayacak istemese de ruhunda rahatsız edici zıtlıklar oluşacaktı. İşte o zaman ne dış dünyasının basit “Bizimki” si olabilecek, ne de eski halinde bir yerlere gitme hayalleri kuran kendisi…

Havada yanık kokusu aldı. Küllüğün içindeki peçeteler  tutuşmuştu. Birasından yarıya gelecek kadar küllüğe boşalttı. Garsona küllüğü değiştirmesini işaret etti. Tam o sırada telefon çaldı. Arayan gelmesi gereken arkadaşlarından birisiydi fakat çok önemli işleri çıkmıştı. Sahte üzgün, gelemeyeceklerini anlatmaya çalışan ses tepki bekliyordu.

- Önemli değil. dedi.

Eteğindeki ıslaklığı farketti. Ayağa kalkıp dökülen birayı peçeteyle kurulamaya çalıştı. Geçmeyeceğini anlayınca garsona bayatsımış tebessümüyle bakıp elindeki ıslak peçeteleri yeni gelen küllüğün içine attı.
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder