29 Mayıs 2013 Çarşamba
tahammülle sabır arasındaki ince çizgi
durun kendinize gelin önce! "yapaylık" dediğiniz şey olmasa halimiz ne olurdu...iyi ki yalanı icat etmişler iyi ki sahte gülüşü keşfetmiş biri...yoksa birbirimize nasıl tahammül edebilirdik?
ANI
Bir çift güvercin havalansa Yanık yanık koksa karanfil Değil bu anılacak şey değil Apansız geliyor aklıma
Neredeyse gün doğacaktı Herkes gibi kalkacaktınız Belki daha uykunuz da vardı Geceniz geliyor aklıma
Sevdiğim çiçek adları gibi Sevdiğim sokak adları gibi Bütün sevdiklerimin adları gibi Adınız geliyor aklıma
Rahat döşeklerin utanması bundan Öpüşürken bu dalgınlık bundan Tel örgünün deliğinde buluşan Parmaklarınız geliyor aklıma
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm Kahramanlıklar okudum tarihte Çağımıza yakışan vakur, sade Davranışınız geliyor aklıma
Bir çift güvercin havalansa Yanık yanık koksa karanfil Değil unutulur şey değil Çaresiz geliyor aklıma.
Melih Cevdet ANDAY
https://www.youtube.com/watch?v=xvM4bif6k48
akli dengesi yerinde gözüken deli
gaz odasından kaçan bir savaş esiriyim şimdi. o yüzden soluk alıp vermenin güzelliğini bilirim...savaşı kaybetmiş biriyim. bayrağımı ve silahımı ve diğer cinayet nedenlerini gömdüm toprağa... üzgün biriyim çünkü sakatlandım ağır darbe aldı ruhum.. akli dengesi yerinde gözüken bir deliyim şimdi. ve o yüzden asacağım kendimi gökyüzüne bir top sesinde..
mehmet eroğlu yüz:1981
mehmet eroğlu yüz:1981
Ona aşık olmaktan korktum ve özenle kaçındım bundan; açıkça, saklandım. Korkuma kaynaklık eden iki önemli neden vardı; Önce onunla aşık bir ikili oluşturacak "çift"lik, kişiliğimin bu benliğin içinde eriyip gitmesi demek olacaktı. (üstelik onun bu yeni benliği, beğenmediği kişilik özelliklerini dışarıda bırakarak istediği biçimde oluşturacağını ancak aptallar fark etmezdi) Sonra, korkuyordum; korkmakta da haklıydım. O, elde edilmesinden çok korunması zor ve riskli bir hazineye benziyordu. Yani onun gibi değerli bir varlığı, kendi varlığımı tehlikeye koymadan korumam olanaksızdı.
- O ondan önce tanıdığım kişileri gerçekliklerden koparıp silmiş; onları soluk birer hayalete dönüştürmüştü. Oysa onun kendisi de bir hayaldi; çünkü o hayal edebileceğim birine en yakın canlıydı.
...
" bana bu kadar uzun dayanabileceğini hiç düşünmemiştim, biliyor musun?
bu soru üzerine iki hafta geçmişti ki oldukça garip bir şey oldu.Onun elinde tutsak olduğumu fark ettim. Bu aşık olmak kadar korkutmadı. yine de biraz tedirgin oldum. Ona gelince o kendinden emindi. alışmayı, alışkanlığı önemsemiyordu. Bunun kölelliğe açılan geniş bir kapı olduğunu anlaması için bir kaç ay daha gerekecekti. Tanışmamızın üzerinden tam bir yıl sonra oldukça garip bir durumun içinde bulduk birbirimizi; ikimizde zafer kazanmadan, ama yenilgiye de uğramadan birbirimize tutsak olmuş ve birbirimizi tutsak etmiştik.
Sadakat mi? bu seçenekleri sınırlı olan insanlarda bulunan bir erdemdir.
Ona aşık olmaktan korktum ve özenle kaçındım bundan; açıkça, saklandım. Korkuma kaynaklık eden iki önemli neden vardı; Önce onunla aşık bir ikili oluşturacak "çift"lik, kişiliğimin bu benliğin içinde eriyip gitmesi demek olacaktı. (üstelik onun bu yeni benliği, beğenmediği kişilik özelliklerini dışarıda bırakarak istediği biçimde oluşturacağını ancak aptallar fark etmezdi) Sonra, korkuyordum; korkmakta da haklıydım. O, elde edilmesinden çok korunması zor ve riskli bir hazineye benziyordu. Yani onun gibi değerli bir varlığı, kendi varlığımı tehlikeye koymadan korumam olanaksızdı.
- O ondan önce tanıdığım kişileri gerçekliklerden koparıp silmiş; onları soluk birer hayalete dönüştürmüştü. Oysa onun kendisi de bir hayaldi; çünkü o hayal edebileceğim birine en yakın canlıydı.
...
" bana bu kadar uzun dayanabileceğini hiç düşünmemiştim, biliyor musun?
bu soru üzerine iki hafta geçmişti ki oldukça garip bir şey oldu.Onun elinde tutsak olduğumu fark ettim. Bu aşık olmak kadar korkutmadı. yine de biraz tedirgin oldum. Ona gelince o kendinden emindi. alışmayı, alışkanlığı önemsemiyordu. Bunun kölelliğe açılan geniş bir kapı olduğunu anlaması için bir kaç ay daha gerekecekti. Tanışmamızın üzerinden tam bir yıl sonra oldukça garip bir durumun içinde bulduk birbirimizi; ikimizde zafer kazanmadan, ama yenilgiye de uğramadan birbirimize tutsak olmuş ve birbirimizi tutsak etmiştik.
Sadakat mi? bu seçenekleri sınırlı olan insanlarda bulunan bir erdemdir.
gülümse
"gülümse ne düşündüğünü bilmesinler"
der marquez ve çok şey anlatır bu söz...
kolera günlerinde aşk'tan etkilenmiş olan biri olarak bir şeyler yazmak istiyorum. öğrendiğim kadarıyla artık yazamayacak kadar hastaymış marquez haberler de doğruluyor. bakıldığında okunup geçilecek bir yazı. ama etkilenmemek elde değil. öyle koyu bir marquez hayranı değilim ama onu çok seven hayranlarını düşünüyorum da acaba ne hissediyorlar... ya da kendisi ne hissediyor. aklıma ilk gelen şey onun söyleyeceği tüm sözler kayıt altına alınmalı. şöyle bir örnekle bağlayabilirim hissettiklerimi; iksirli bir su akıyor ve bitecek o su doldur doldurabildiğin kadar ne kadar biriktirirsen o kadar kardır. o kaynak kurumadan tüm cümleler yazılmalı, çizilmeli bir şekilde biriktirilmeli...yine bu haber bana başka bir haberi çağrıştırdı. o da dünyada meydana gelen bir olayın diğer seferinin 150 yıl sonra gerçekleşeceği haberi. görmen lazım onu yoksa 150 yıl sonrası için bir şansın olmayacak...
garip çağrışımlar durağı olan beynimin neden bu haberleri bu şekilde birbirine bağladı bilemiyorum. ama ölüm döşeğindeyse eğer sevdiğin bir sanatçı, ya da kurursa o su kaynağı, ya da sen göremeden gerçekleşirse o doğa olayı.... hepsinin uyandırdığı kaygı ortada. hepsinde de sonsuzluk özlemi ya da ölüm korkusu yatıyor. milyon yıllık bir evren sanırım bizi bizden daha iyi biliyor ki en fazla bir asır kadar yaşamamızı sağlıyor...bir asır yaşamak (eğer şanslıysan diyebilirsin) ne kadar da az geliyor. bu durum başka bir soruyu yöneltiyor insana...o da karınca bir insanı algılayabilir mi?
elinizde gezinen bir karıncayı düşünün parmaklarınızı hareket ettirin.kendisi hızlanır tedirgin olduğunu anlarsınız. ama bir parmakta dolaştığını kavrayamaz. bir de aynı şeyi bizim için düşünün uzun bir yolda yürüyorsunuz. birden tedirgin oluyorsunuz adımlarınız sıklaşıyor...acaba aynı şey bizler için de geçerli mi bizde belli bir noktadan sonra algılayamıyor muyuz gerçeği?
sonsuzluk burda da devreye giriyor işte sonsuzluk yanında ölüm korkusu değil algılayamamazlık, anlam kuramamazlık devreye giriyor. bu da bir kaygı olabilir mi acaba? acaba biz de birilerinin avuç içinde mi dolaşıyoruz? bizleri labaratuvar farelerinden ayıran şey ne? labaratuvar fareleri gözlemlendiğinin farkında mı? o labirentin bitmeyeceğinin farkında mı? peki ya biz? bizlerin fark edemediği bir yer var mı? bizler de gözlemleniyor muyuz? belki de din labaratuvarlara benzer. sorgu melekleri, sağ ve soldaki melekler, aslında bizler hakkında rapor tutan gözlemciler var mı? ve labirent de bizim dünyamız mı?
burda da başka bir kaygı ortaya çıkıyor izlenme ve çıkmazda kalma korkusu. ebedi ve ezeli varlık kaygısı.
bunları düşünüyor mu marquez acaba? ya da ölenler gördüler mi gerçekliği ya da farklı bir boyut var mı yaşamda...
labirentteki fare ölür, avucundaki karınca ölür, marquez ölür, insan ölür...150 yıl sonra o doğa olayı tekrar yaşanır bir 150 yıl sonra başka birileri bunlara kaygılanır...belki o kaygılanan kişinin elinde, o doğa olayını izlerken marquez'in kitabı olur...
der marquez ve çok şey anlatır bu söz...
kolera günlerinde aşk'tan etkilenmiş olan biri olarak bir şeyler yazmak istiyorum. öğrendiğim kadarıyla artık yazamayacak kadar hastaymış marquez haberler de doğruluyor. bakıldığında okunup geçilecek bir yazı. ama etkilenmemek elde değil. öyle koyu bir marquez hayranı değilim ama onu çok seven hayranlarını düşünüyorum da acaba ne hissediyorlar... ya da kendisi ne hissediyor. aklıma ilk gelen şey onun söyleyeceği tüm sözler kayıt altına alınmalı. şöyle bir örnekle bağlayabilirim hissettiklerimi; iksirli bir su akıyor ve bitecek o su doldur doldurabildiğin kadar ne kadar biriktirirsen o kadar kardır. o kaynak kurumadan tüm cümleler yazılmalı, çizilmeli bir şekilde biriktirilmeli...yine bu haber bana başka bir haberi çağrıştırdı. o da dünyada meydana gelen bir olayın diğer seferinin 150 yıl sonra gerçekleşeceği haberi. görmen lazım onu yoksa 150 yıl sonrası için bir şansın olmayacak...
garip çağrışımlar durağı olan beynimin neden bu haberleri bu şekilde birbirine bağladı bilemiyorum. ama ölüm döşeğindeyse eğer sevdiğin bir sanatçı, ya da kurursa o su kaynağı, ya da sen göremeden gerçekleşirse o doğa olayı.... hepsinin uyandırdığı kaygı ortada. hepsinde de sonsuzluk özlemi ya da ölüm korkusu yatıyor. milyon yıllık bir evren sanırım bizi bizden daha iyi biliyor ki en fazla bir asır kadar yaşamamızı sağlıyor...bir asır yaşamak (eğer şanslıysan diyebilirsin) ne kadar da az geliyor. bu durum başka bir soruyu yöneltiyor insana...o da karınca bir insanı algılayabilir mi?
elinizde gezinen bir karıncayı düşünün parmaklarınızı hareket ettirin.kendisi hızlanır tedirgin olduğunu anlarsınız. ama bir parmakta dolaştığını kavrayamaz. bir de aynı şeyi bizim için düşünün uzun bir yolda yürüyorsunuz. birden tedirgin oluyorsunuz adımlarınız sıklaşıyor...acaba aynı şey bizler için de geçerli mi bizde belli bir noktadan sonra algılayamıyor muyuz gerçeği?
sonsuzluk burda da devreye giriyor işte sonsuzluk yanında ölüm korkusu değil algılayamamazlık, anlam kuramamazlık devreye giriyor. bu da bir kaygı olabilir mi acaba? acaba biz de birilerinin avuç içinde mi dolaşıyoruz? bizleri labaratuvar farelerinden ayıran şey ne? labaratuvar fareleri gözlemlendiğinin farkında mı? o labirentin bitmeyeceğinin farkında mı? peki ya biz? bizlerin fark edemediği bir yer var mı? bizler de gözlemleniyor muyuz? belki de din labaratuvarlara benzer. sorgu melekleri, sağ ve soldaki melekler, aslında bizler hakkında rapor tutan gözlemciler var mı? ve labirent de bizim dünyamız mı?
burda da başka bir kaygı ortaya çıkıyor izlenme ve çıkmazda kalma korkusu. ebedi ve ezeli varlık kaygısı.
bunları düşünüyor mu marquez acaba? ya da ölenler gördüler mi gerçekliği ya da farklı bir boyut var mı yaşamda...
labirentteki fare ölür, avucundaki karınca ölür, marquez ölür, insan ölür...150 yıl sonra o doğa olayı tekrar yaşanır bir 150 yıl sonra başka birileri bunlara kaygılanır...belki o kaygılanan kişinin elinde, o doğa olayını izlerken marquez'in kitabı olur...
-Ara geçiş-
Kendi kendime ilk ne zaman konuşmaya başladım tam olarak hatırlamıyorum
zannedersem böyle bir şeyi hatırlama ihtiyacı da duyulmaz pek. Fakat
kurduğum hayaller ve konuşturduğum, daha doğrusu garip sesler çıkararak
anlamsız birşeyler gevelettiğim, farazi karakterlerin zannedersem (yine
zannettim. hep zannederim zaten. Şu an Ortaköydeyim mesela fakat az önce
babam arayıp neredesin diye sorduğunda Balçova da olduğumu zannedip
Balçova' dayım dedim) 3 yaşımdayken beynime girdiklerini ve hala beni
yalnız bırakmadıklarını biliyorum. Kimi zaman Kafka' nın zehrini kustuğu
sırtlan sıfatlı yardımcıları gibi dişlerimi çatlatırcasına sıkıp
damarlarımı gererek can çekiştirdiğim; kimi zaman da oyuncak peşinden
ağlayan çocuk gibi eteklerine sarıldığım, garip, cinsleri, kimlikleri
hatta varoluşları bile belli olmayan bu kararsızlığımı tetikleyen
karakterler. Hayır suçlu değiller kesinlikle. İşte. kendi kendime
konuşmaya başladım yine.
Keder üstüne mi konuşsam acaba? "Benim gibi bir münzevi" demiş bir şair ben de "benim gibi hayal dünyasından kurtulamayan" gibi birşeyler mi desem. yakışık alır mı? Yarattığıdünyadagerçekleşmeyeceğinibildiğiheveslerinpeşindengidercesine söyleyeyim hatta bunu (sağolasın oğuz atay iyiki de öğrettin böyle yazmayı). Yani bir anlamda tükenmeye azala azala yaklaşmak. "Ben neden böyleyim, Hayat neden böyle..." gibi gereksiz soruları sormakla olacak gibi değil artık. Bunları sora sora o hevesler gerçekleşmez oldu sanki.
Her gün hiçbir şey yapmadan, evin içinde bilgisayarın başında ağır gelen zamana biraz daha yük bindiriyorum. Arada "gitmek" , "bir amaç edinmek" diyorum; ayağa kalkmadan havada kaybolup gidiyor bu sözcüklerde. Benim dışımda, benim hayatım hakkında bana o kadar çok öneride bulunuyorlarki aklımı toparlayıp hangisinin beni mutlu edeceğine karar veremiyorum. Sonra aynı anda bir kaç tavşanın peşinden koşan tazı gibi hiç birini elde edemiyorum.
Cesur olmak önemli. Deli cesareti hatta. Sırtına bir çanta bile almadan bilmediğin soğuk bir ülkenin bir tren garında uyumak. Bunlar içinde geç kaldım. Bu bile bir amaç istiyor baksana(Bu cümlenin başına "Ahh Tanrım" yazsam ne afilli olurdu değil mi). Olacak gibi değil. Günah ve erdem köprüsünde değilim artık iki ucu arasında gelip gitmiyorum duyguların. Arada bir sapak vardı oraya girdim ve kayboldum.
Keder üstüne mi konuşsam acaba? "Benim gibi bir münzevi" demiş bir şair ben de "benim gibi hayal dünyasından kurtulamayan" gibi birşeyler mi desem. yakışık alır mı? Yarattığıdünyadagerçekleşmeyeceğinibildiğiheveslerinpeşindengidercesine söyleyeyim hatta bunu (sağolasın oğuz atay iyiki de öğrettin böyle yazmayı). Yani bir anlamda tükenmeye azala azala yaklaşmak. "Ben neden böyleyim, Hayat neden böyle..." gibi gereksiz soruları sormakla olacak gibi değil artık. Bunları sora sora o hevesler gerçekleşmez oldu sanki.
Her gün hiçbir şey yapmadan, evin içinde bilgisayarın başında ağır gelen zamana biraz daha yük bindiriyorum. Arada "gitmek" , "bir amaç edinmek" diyorum; ayağa kalkmadan havada kaybolup gidiyor bu sözcüklerde. Benim dışımda, benim hayatım hakkında bana o kadar çok öneride bulunuyorlarki aklımı toparlayıp hangisinin beni mutlu edeceğine karar veremiyorum. Sonra aynı anda bir kaç tavşanın peşinden koşan tazı gibi hiç birini elde edemiyorum.
Cesur olmak önemli. Deli cesareti hatta. Sırtına bir çanta bile almadan bilmediğin soğuk bir ülkenin bir tren garında uyumak. Bunlar içinde geç kaldım. Bu bile bir amaç istiyor baksana(Bu cümlenin başına "Ahh Tanrım" yazsam ne afilli olurdu değil mi). Olacak gibi değil. Günah ve erdem köprüsünde değilim artık iki ucu arasında gelip gitmiyorum duyguların. Arada bir sapak vardı oraya girdim ve kayboldum.
bir yol hikayesi
çok değildi istediğimiz. sadece bir kaç şarkı keşfetmekten, güzel bir film izlemekten ötesini düşünmeye gerek yoktu...
ancak bize verilen görevler ve yüklenen sorumluluklar yüzümüzdeki iyimser mimikleri çaldı. kaşlarımızı çattırttı..."güven" duygusunun korkulacağı ve aptalca olduğunu anlamamıza neden oldular. artık çoğu şeye içimizde sevinmeye başlamıştık. açık vermemek gerekiyordu duygularda. çünkü art niyetlerinden dolayı işgal edilecek özgürlüğümüz vardı. düşüncelerimize kara anlamlar yüklettirdiler. bir şeye sadece bakmak istedik, bir şeyi sadece olduğu için sevmek istedik saldırdılar. topla tüfekle olsa yine iyi. şekle sokup kalıplaştırdılar. izin vermediler. bir öz eleştiridir ki biz de itiraz etmedik. değmez dedik.
izlediğimiz şeylere göz alıcı reklamlar koydular. dediklerimize anlamlar yüklediler...kelime oyunları yaptılar kafamızı karıştırdılar. kendimizi bile tanımaz olduk artık. çok şeyken hayat anlamsızlaştı. zevk yasaklandı. mutluluk sadece masa üstü resimlerinde yeşille mavinin arasında bir yerde kaldı. ellerimize aletlerimizi aldık biz de başladık aramaya. neyi aradığımızı biz de bilmiyorduk ama olduğumuz yer ve bulunduğumuz zamanın yanlış olduğunu anladık. geleceğimize ellerimizde aletlerimizle gittik. bu arayışa savaş dediler. biz barış dedik. acilen barışmamız lazımdı hayatla yoksa onu anlamsızlıkla suçlamak içimize dert olmuştu...
yola koyulduk...yolda görüş mesafesi sıfır olduğundan sadece denenmiş yolları denedik. kaybolmamıza izin vermedik birbirimizin. ellerimizde aletlerle barışmak için yürüyorduk.bazen de koşuyorduk, bazen durup sigara içiyor, şarkı söylüyorduk. sevdiğimiz aforizmalar bizlere destek oluyordu....ama dikkat ediyorduk o sözler slogan olmamalı, sevdiğimiz şarkılar marşa dönüşmemeliydi.
ilerledik. çoğumuz genç gösteriyorduk ama tahmin edebileceğiniz gibi büyük düşünüyorduk, büyük düşünmek burda gerçek anlamındadır. büyük düşüncelerimizle kendi huzur evimizi kurduk. bu çok güzeldi çünkü bize bakacak memurlar yoktu. uyku saatlerimiz, uyku haplarımız yoktu...
devam ettik hala da devam ediyorduk var ettiğimiz dünya asla tapulu bir arazi değildi. bu çok güzeldi işte. kimsenin özel mülkiyetinde değildik, kamu malına da zarar vermiyoduk...çitleri aştık, birbirimize taş attık ama çiçek de topladık. sonra birer sigara daha yaktık...
anlam yükleme kaygısında olanlar çabuk yoruldular. yağmur yağınca çok sevindik saklanacak bir kuytuluk aramadık. yabani otlardan da sigara yaptık...yabani otlar bizlerin düşüncelerinde legaldi. fiziksel olarak değişmeye de başlamıştık. topluma ait geçerliliğini koruyan güzel vücutlar edindik.saçlarımız ve tırnaklarımız güzeldi. kıyafetlerimiz markaydı artık...
değişiyorduk. birbirlerimizi, değişimlerimizi alkışlıyorduk. yüzümüz de değişip güzelleşince bizi görenlere baktık şaşırarak. işte o zaman bizden ayrılanlar oldu. bize bakanlar, bize gıpta ettiklerini söyledikçe, bize yakınlaştılar, bizim gibi olmak istediklerini söylediler.bize bakanlara destek olanlar; bizden ayrılmış oldular. hayır bencil değildik. inanın; gerçekten onlar samimiyetsiz oldukları için böyleydik. bu hepimizin kararıydı.
sona gelmeceğimizi,bu yolculuğun bitmeyeceğini biliyorduk. ve bizler hala kısa ve öz davranıyoruz. yetiyor gibi geliyor bize. anlayabiliyoruz. uzatmaya gerek yok cümleleri çocuklar duvarları boyuyor bunu görüyoruz bir kaç ninni söyleyebiliriz. dandini dastanayı anlamasak da ninninin ne işe yaradığını anlıyoruz. bizleri uyutup da büyütenlere söylüyoruz; biz kendi yolumuzda tıpış tıpış yürüyoruz...
ancak bize verilen görevler ve yüklenen sorumluluklar yüzümüzdeki iyimser mimikleri çaldı. kaşlarımızı çattırttı..."güven" duygusunun korkulacağı ve aptalca olduğunu anlamamıza neden oldular. artık çoğu şeye içimizde sevinmeye başlamıştık. açık vermemek gerekiyordu duygularda. çünkü art niyetlerinden dolayı işgal edilecek özgürlüğümüz vardı. düşüncelerimize kara anlamlar yüklettirdiler. bir şeye sadece bakmak istedik, bir şeyi sadece olduğu için sevmek istedik saldırdılar. topla tüfekle olsa yine iyi. şekle sokup kalıplaştırdılar. izin vermediler. bir öz eleştiridir ki biz de itiraz etmedik. değmez dedik.
izlediğimiz şeylere göz alıcı reklamlar koydular. dediklerimize anlamlar yüklediler...kelime oyunları yaptılar kafamızı karıştırdılar. kendimizi bile tanımaz olduk artık. çok şeyken hayat anlamsızlaştı. zevk yasaklandı. mutluluk sadece masa üstü resimlerinde yeşille mavinin arasında bir yerde kaldı. ellerimize aletlerimizi aldık biz de başladık aramaya. neyi aradığımızı biz de bilmiyorduk ama olduğumuz yer ve bulunduğumuz zamanın yanlış olduğunu anladık. geleceğimize ellerimizde aletlerimizle gittik. bu arayışa savaş dediler. biz barış dedik. acilen barışmamız lazımdı hayatla yoksa onu anlamsızlıkla suçlamak içimize dert olmuştu...
yola koyulduk...yolda görüş mesafesi sıfır olduğundan sadece denenmiş yolları denedik. kaybolmamıza izin vermedik birbirimizin. ellerimizde aletlerle barışmak için yürüyorduk.bazen de koşuyorduk, bazen durup sigara içiyor, şarkı söylüyorduk. sevdiğimiz aforizmalar bizlere destek oluyordu....ama dikkat ediyorduk o sözler slogan olmamalı, sevdiğimiz şarkılar marşa dönüşmemeliydi.
ilerledik. çoğumuz genç gösteriyorduk ama tahmin edebileceğiniz gibi büyük düşünüyorduk, büyük düşünmek burda gerçek anlamındadır. büyük düşüncelerimizle kendi huzur evimizi kurduk. bu çok güzeldi çünkü bize bakacak memurlar yoktu. uyku saatlerimiz, uyku haplarımız yoktu...
devam ettik hala da devam ediyorduk var ettiğimiz dünya asla tapulu bir arazi değildi. bu çok güzeldi işte. kimsenin özel mülkiyetinde değildik, kamu malına da zarar vermiyoduk...çitleri aştık, birbirimize taş attık ama çiçek de topladık. sonra birer sigara daha yaktık...
anlam yükleme kaygısında olanlar çabuk yoruldular. yağmur yağınca çok sevindik saklanacak bir kuytuluk aramadık. yabani otlardan da sigara yaptık...yabani otlar bizlerin düşüncelerinde legaldi. fiziksel olarak değişmeye de başlamıştık. topluma ait geçerliliğini koruyan güzel vücutlar edindik.saçlarımız ve tırnaklarımız güzeldi. kıyafetlerimiz markaydı artık...
değişiyorduk. birbirlerimizi, değişimlerimizi alkışlıyorduk. yüzümüz de değişip güzelleşince bizi görenlere baktık şaşırarak. işte o zaman bizden ayrılanlar oldu. bize bakanlar, bize gıpta ettiklerini söyledikçe, bize yakınlaştılar, bizim gibi olmak istediklerini söylediler.bize bakanlara destek olanlar; bizden ayrılmış oldular. hayır bencil değildik. inanın; gerçekten onlar samimiyetsiz oldukları için böyleydik. bu hepimizin kararıydı.
sona gelmeceğimizi,bu yolculuğun bitmeyeceğini biliyorduk. ve bizler hala kısa ve öz davranıyoruz. yetiyor gibi geliyor bize. anlayabiliyoruz. uzatmaya gerek yok cümleleri çocuklar duvarları boyuyor bunu görüyoruz bir kaç ninni söyleyebiliriz. dandini dastanayı anlamasak da ninninin ne işe yaradığını anlıyoruz. bizleri uyutup da büyütenlere söylüyoruz; biz kendi yolumuzda tıpış tıpış yürüyoruz...
-Ara geçiş-
Metaforlar! Metaforlar bizi rahatlatmayacak... Araba motorları, iddaa, hamburger, okey takozu ve hatta yoldan geçen adamın nasihatleri bizleri rahatlatacak; ama metaforlar bizi rahatlamayacak. Tente altlarına sığınabiliriz ama metaforlara asla...
İçimde külleri kalmış, içimde içindeki insanlar çıkarılmak zorunda olan, içimde her tarafını pusulalar gösteren, içimde ayı gibi, içimde çantanın derinlerine kaçan para gibi, içimde akşam üstü içilen bira gibi, içimde nefessiz kalarak öpüşen yeni barışmış sevgililer gibi (tekrar küsebilirler), içimde yırtık ayakkabı gibi, içimde acil işemesi gereken birinin acelesi gibi
BİR KAÇMA İSTEĞİ VAR!
Biz edebiyatın merdivenlerinden emekleyerek çıkmaya çalışan ve hiçbir zaman yürümeyi öğrenemeyecek olan bir... bir... bir... (İşte bu "bir..." den sonra çok iyi atmak gerekiyor. Şöyle diyelim: )
... yürümeyi öğrenemeyecek olan bir kelimeyiz.
İçimde külleri kalmış, içimde içindeki insanlar çıkarılmak zorunda olan, içimde her tarafını pusulalar gösteren, içimde ayı gibi, içimde çantanın derinlerine kaçan para gibi, içimde akşam üstü içilen bira gibi, içimde nefessiz kalarak öpüşen yeni barışmış sevgililer gibi (tekrar küsebilirler), içimde yırtık ayakkabı gibi, içimde acil işemesi gereken birinin acelesi gibi
BİR KAÇMA İSTEĞİ VAR!
Biz edebiyatın merdivenlerinden emekleyerek çıkmaya çalışan ve hiçbir zaman yürümeyi öğrenemeyecek olan bir... bir... bir... (İşte bu "bir..." den sonra çok iyi atmak gerekiyor. Şöyle diyelim: )
... yürümeyi öğrenemeyecek olan bir kelimeyiz.
9 Mayıs 2013 Perşembe
"...Gemi bir gün hazırdı. Bu gemi Trifon için bir dünya demekti. Trifon bu gemi için içinde bir şeylerin geçtiğini hissediyor, bu gemiye bakarken Trifon, küçük kızların önünden geçtiği zaman duyduğu yumuşaklığı bir nevi sarsıntıyı, baş dönmesini duyuyordu. Bu gemi Trifon için mavi gözlü bir kızdı. En tuhafı bu mavi gözlü kızı Trifon kendisi yaratmıştı. Bu mavi gözlü kız da Trifon' u seviyordu. Hiç mavi gözlü sahici kızlar Trifon' u severler miydi?..."
Sait Faik Abasıyanık- Stelyanos Hrisopulos Gemisi öyküsünden
Sait Faik Abasıyanık- Stelyanos Hrisopulos Gemisi öyküsünden
"Bir yaylı hatırlıyorum. Hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafından uçan kuşları alkışlar görüyorum. Sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı bir robonun içinde dolaşır seyrediyorum. Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak, yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktani riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.
Her şeyi, herkesi, ilmi felsefeyi bir ortaoyuna çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insalar olacağını çocukluktan biliyorum.
Yalnız, yüzleri,gözleri, kaşları, kirpikleri ve omuzları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. Seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını görenler olurmuş. Varsın olsun, inanmıyorum! İnanmadığım halde bu korku niçin? Allah' a inanmayanlar içinde samimi olmadıklarını bazan son nefeslerinde bazan de ani tehlikelerin karşısında "Allah" diyerek, ispat ediyorlar. O halde ben de samimi değilim. Çünkü korkuyorum. Bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum" dediğim zaman yapmadım..."
Sait Faik Abasıyanık - Sevmek Korkusu öyküsünden...
Her şeyi, herkesi, ilmi felsefeyi bir ortaoyuna çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insalar olacağını çocukluktan biliyorum.
Yalnız, yüzleri,gözleri, kaşları, kirpikleri ve omuzları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. Seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını görenler olurmuş. Varsın olsun, inanmıyorum! İnanmadığım halde bu korku niçin? Allah' a inanmayanlar içinde samimi olmadıklarını bazan son nefeslerinde bazan de ani tehlikelerin karşısında "Allah" diyerek, ispat ediyorlar. O halde ben de samimi değilim. Çünkü korkuyorum. Bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum" dediğim zaman yapmadım..."
Sait Faik Abasıyanık - Sevmek Korkusu öyküsünden...
7 Mayıs 2013 Salı
GİT
Peçete
kırıntılarıyla tıkanmış kül tabağını değiştirmek için masaya gelen garsona
bayatsımış tebessümüyle boşver anlamında elini havada sallarken, diğer eli az
önce gözüne kaçan ter damlalarını sildiği az nemli peçetesini sıkıyordu.
Kenetlenmiş dişlerinin arasından duyulacak kadar “Gerekmez ya” dedi. Garson
garip bakışlarından vazgeçerek elindeki birayı önüne bırakıp diğer masalara
gidince, “Bizimki” dişlerini yavaş yavaş gevşetti.
O
bakışların altında ezilmemek için neden “Teşekkür ederim ama az sonra tekrar
terleyeceğim ve küllük tekrar dolacak. Boşver. Asıl konu buraya nasıl geldiğim:
Normalde iki aktarmada iş biterdi fakat üçüncü otobüsün arkasındaki kayışların
kopmasıyla zift kokulu gölgesiz asfaltın kenarında yaklaşık kırk beş dakika
bekledikten sonra dolu gelen yeni otobüse sıkış tepiş binip havasızlıktan
öleceğim korkusuna kapılarak en son dört yıl önce görüştüğüm iki (üçüncüsü
gelemiyordu) arkadaşımla bugün tekrar konuşabilmeyi göze aldım” diye
söyleyemediği aklından geçtiği sırada, “iki aktarma yapınca üç tane otobüse mi biniliyordu
yoksa ilk otobüse de aktarma denebilir miydi?” sorusuna takılınca uzun yola
çıkmadan önce lastiklerini kontrol eden Alzheimer
hastası bir şöför gibi baştaki söylemek istediği şeyleri unutuverdi.
Çoğu zaman
sadece cevap vermek için konuşuyormuş hissine kapılması, dilediğini ifade
edebilmesine engel değildi elbette. Kurduğu kesikli cümlelerine ayarlanmış
ritimli mimikleri ne demek istediğini tam açıklayamasa da anlaşılmasına
yetiyordu. Basit anlamları sayesinde maliyetlerini çoktan kurtaran, “tamam,
evet, öyle ya, yok bişey…” gibi yanlız bırakılmış bu cevapçıklar, karşıdakinin merakını
hemen savarak aklının yüzeyindeki koruyucu görevlerine devam ederlerdi.
“Aslında
fazla konuşmaması çocukluğundan kalma garip alışkanlıklarından birisiydi” deyip
kökten çözümcü yaklaşımlarla, buraya kadar zorluklarla geldiğimiz çarpışık
anlatımlı hikayemizin bir de tersi
yönüne doğru ilerlemeye çalışmayalım isterseniz. Her soruya verilmesi gereken yarım yamalak kalmış,
milyonlarca ayrı cevaba yetişememek onu bezdirmişti belki. Veya yöneltilen
bütün soruların kökeninin aynı olduğu varsayımına kapılarak, verilecek
cavapların da tek ve basit olmasını isteyebilirdi. Şu an için emin olduğumuz
nokta ise karşılıklı barlarla sıralı üstü asma ve sarmaşık dallarıyla örtülü bu
sokakta güneşin batmasını izlemekten memnun olmasıydı. Paketinde kalan son
sigarasını yaktıktan sonra şu an için batmaktan ve terletmekten başka işe
yaramayan güneşe doğru üfledi. Gözlerini kapayarak yeni gelen birasından soğuk
bir yudum alıp, yarıya getirmeden bıraktı.
Arkadan
seslerini duyduğu iki kadın şaşkınlıkla birbirlerine :
-Bu o değil mi ya!
-Evet o galiba yanına
yaklaşalım bakalım tanıyabilecek mi bizi
Yüzünü onlara dönüp kendini
zorlayarak sırıtacağı sırada kızıl
saçlı olanı karşı masadaki kalabalık grubun ortasında, otostopla dünyayı
dolaşan adamın gözlerini kapadı. “Aaa! Naber ya” lar, “nerdesin sen”’ler “hiç
değişmemişsin ama hafif göbek yapmışız” ‘ lar, “gel otur şöyle” ‘ler, “yok gitmemiz
lazım, bi görelim dedik” ‘ ler...
Bir nefes daha çekti sigaradan.
Adam geldiğinden beri en çok Afrika’ yı övmüştü. Emekli olunca, orada çılgınca
yaşamak istediğini ve bunun dünyadaki en iyi yaşam biçimi olacağını
etrafındakilere kendi kurduğu çılgın mantık düzeyinde ispatlamaya çalışıyordu.
“Bizimki”ne en çok nereye
gitmek istersin diye sorsalar herhalde “farketmez” derdi. Fakat asıl
farketmediği son haftalarda kimse sormadan kendi kendine “gitmek, bir yerlere,
hadi gidelim…” diye konuşmasıydı. Hatta geçen hafta bugün, öğle yemeğinden
sonra kafasını bilgisayar ekranından dışarıya çevirip sararmış otları farkedince,
yemeğin verdiği mayhoşlukla “hadi gidelim” deyiverdi. Acele eden iş
arkadaşının alaycı ünlemesi ensesine yapışmıştı hemen:
-Nereyeee? Nereye gittin yine?
-Yok bişey. deyip bilgisayarın
rutinine takrar geri dönmüştü.
Biraz utanır gibi olurdu ya,
hemen toparlanıp “etrafındakiler” e üstünde durmuyormuş hissini uyandırırdı.
“Bizimkinin” bu ilgisiz tavrından dolayı yapmak istedikleri espiriler
kursaklarında kalan “etrafındakiler” hep bir sonraki fırsatı kollarlardı.
Özellikle yöneticilerin önünde boş anını yakalayıp verdiği kısa cevapları
ısrarla deşmeye çalışırlardı. Ama böyle ciddi zamanlarda bile (belki de
alışkanlıktan dolayı) bu baskılardan kurtulacak kolay kelimeleri hemen
buluverirdi. Mesela genel müdürün açıklama bekleyen ciddi sorularına onaylayıcı
bir tavır takınarak “Evet kesinlikle” diye cevaplayınca aradan birisi “Nasıl
biraz daha açıklayabilir misiniz?” diye sorsa “Biraz daha dikkatli bakın”
deyip, genel müdürün yanında aciz görünmek istemeyen arkadaşının attığı el
bombasını aklında patlatmadan geri gönderirdi. Bazıları kasten böyle yaptığını
ısrarla savunup kendi içlerinde ona karşı nefret besler, onu uzun süredir
tanıyanlarsa basit yaratılışlı olduğunu ve işe yaramasının yettiğini
söylerlerdi.
İnsanların arasına karışmak,
onlar gibi konuşabilmek, yemek, sevişmek, görmek, kendisine yönelttiği en
suçlayıcı duyguları bir kenara bırakıp, herkesin ona basit diye baktığı dış
dünyasında gerçekten basit olabilmeyi isterdi. Belki de gitmek istediği
yerlerin ona bu basitliği sunabileceğini düşünüyordu. Başka yerleri görmenin,
oralarda kalıp havasını solumanın bizde bazı değişiklikler yaratacağı kesindir;
fakat bu değişimler kabuklaşmış olan alışkanlıklarımızın üzerinde ahenk içinde
durmaya çalışan beneklere benzer. Dışarıdan bakıldığında ne kadar yaşanması
gereken hatıralarmış gibi görünseler de; derinlerimize inmek için bizlere
gereken cesareti veremeyebilirler. Gidememe kaygılarının altında yatan
sebeplerden birisi de buydu. Yine aynı kalırsa, değişemezse; dahası her şeyi
anladığında (artık o her şey neyse) değişmek istemeyip bunda haklı olduğuna
kendini inandırırsa? İşte o zaman boşa geçmiş zamanlardan kalmış ağır yaralar
vücudunu kaplayacak istemese de ruhunda rahatsız edici zıtlıklar oluşacaktı.
İşte o zaman ne dış dünyasının basit “Bizimki” si olabilecek, ne de eski
halinde bir yerlere gitme hayalleri kuran kendisi…
Havada yanık kokusu aldı. Küllüğün içindeki peçeteler tutuşmuştu. Birasından
yarıya gelecek kadar küllüğe boşalttı. Garsona küllüğü değiştirmesini işaret etti.
Tam o sırada telefon çaldı. Arayan gelmesi gereken arkadaşlarından birisiydi
fakat çok önemli işleri çıkmıştı. Sahte üzgün, gelemeyeceklerini anlatmaya
çalışan ses tepki bekliyordu.
- Önemli değil. dedi.
Eteğindeki ıslaklığı farketti.
Ayağa kalkıp dökülen birayı peçeteyle kurulamaya çalıştı. Geçmeyeceğini
anlayınca garsona bayatsımış tebessümüyle bakıp elindeki ıslak peçeteleri yeni
gelen küllüğün içine attı.
4 Mayıs 2013 Cumartesi
AYSEL GİT BAŞIMDAN
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.
Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...
ATTİLA İLHAN
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.
Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...
ATTİLA İLHAN
SAN
Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların
Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım.
CEMAL SÜREYA
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların
Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım.
CEMAL SÜREYA
ÜVERCİNKA
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu
kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse
değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna
diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil
CEMAL SÜREYA
BİR NEDENİ YOK YALNIZCA ÖPTÜM
| Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm
Dudaklarım
gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun
biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti
geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim.
Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi
duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin
geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet,
bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi
sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum.
Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum
sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım
yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da,
farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen.
Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini
kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum
yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin
elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını
darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki.
Usulca uzandım,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da. Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı! Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken, Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. |
Küçük İskender
|
KİTLELERİN DEHASI
Ortalama insanda
Herhangi bir günde herhangi bir orduya yetecek kadar ihanet, nefret, şiddet ve saçmalık vardır. VE Cinayet konusunda En Becerikliler Cinayet Karşıtı vaaz verenlerdir VE Nefreti En İyi Becerenler Sevmeyi Vaaz Edenlerdir VE-SON OLARAK- SAVAŞI EN İYİ BECERENLER BARIŞ VAAZI VERENLERDİR Tanrıyı Vaaz Edenlerin Tanrıya İhtiyacı Var Barış Vaaz Edenlerin Huzuru Yok SEVGİYİ VAAZ EDENLER SEVGİSİZDİR VAAZ VERENLERDEN SAKININ Bilmişlerden Sakıının. DURMADAN KİTAP OKUYANLARDAN Sakının Yoksulluktan Nefret Edenlerden Ya da Gurur Duyanlardan Sakının Övgü Göstermekte Hızlı Davrananlardan SAKININ Karşılığında ÖVGÜ Beklerler Sansürlemekte Hızlı Davrananlardan SAKININ Bilmedikleri Şeylerden Korkarlar Sürekli Kalabalıkları Arayanlardan Sakının; Tek Başlarına Bir Hiçtirler Ortalama Erkekten Ortalama Kadından Sakının Sevgilerinden SAKININ Sevgileri Vasattır, Vasatı Aranır Dururlar Ama Nefretleri Dahiyanedir Nefretleri Seni Beni Herkesi Öldürebilecek Kadar Dahiyanedir. Yalnızlığı İstemezler Yalnızlığı Anlamazlar Kendilerinden Farklı Herşeyi Yoketmeye Çalışırlar Sanat Yaratamadıklarından Sanatıı Anlayamazlar Yaratma Başarısızlıklarını Dünyanın Beceriksizliğine Yorarlar Kendileri Tam Sevemedikleri İçin Senin Sevginin Eksik Olduğuna İNANIR VE SENDEN NEFRET EDERLER Ve Nefretleri Parlak Bİr Elmas Bir Bıçak Bir Dağ Bir KAPLAN Bir Baldıranotu Gibi Mükemmeldir En Usta Oldukları SANATTIR NEFRET! |
Charles Bukowski
|
GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
Turgut UYAR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)