14 Haziran 2013 Cuma

alıntı bir yazı

“Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Özlediğin, arzuladığın şeylerin hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini, bilmek istiyorum.
Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.
Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan kederlerimizle yüzleşip yüzleşemeyeceğini bilmek istiyorum.
Yüreğin doğanın ritmi ve yaşama sevinciyle dolu bir sevdanın sınırlarına vardığında, o sınırları feda edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.
Anlattığın hikâyenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi ruhuna ihanet etmemek için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratmayacağını bilmek istiyorum. İhaneti göze aldığın her seferinde, sonuçlarını ayakta karşılayıp karşılayamayacağını bilmek istiyorum.
‘Güven’ kelimesinin senin için ne ifade ettiğini bilmek istiyorum. Bazen sana karanlık gibi görünse bile, gelen günün içindeki o büyülü ışığı görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.
Hatalarımıza fırsat verip vermeyeceğini, bir gölün kenarında durduğumuzda ‘gümüş ay´a benimle birlikte “EVET!” diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.
Nerede yaşadığın ya da neye sahip olduğun beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, kırılmış, yorgun ve bitap, ayağa kalkıp kalkamayacağını; ‘çocuklar’ için yapılması gerekenleri yapıp yapamayacağını bilmek istiyorum.
Kim olduğun, buraya nereden ve nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Birlikte bir ateşin ortasında düştüğümüzde, gerektiğinde yanmayı göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.
Yalnız kalmaya katlanıp katlanamadığını bilmek istiyorum. İçinde yüreğinden başka tutunacak hiç bir şeyin kalmadığında, o amansız varlığını sevmeye devam edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.
Bugüne kadar ne öğrendiğin, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…”
                                                                                                               Oriah Mountain Dreamer

9 Haziran 2013 Pazar

BİR EFLATUN ÖLÜM

kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım
                        geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım

git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım

ve seninle yaşadığım
                   o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz 
                      bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.
 
Behçet AYSAN 
 

29 Mayıs 2013 Çarşamba

tahammülle sabır arasındaki ince çizgi

durun kendinize gelin önce! "yapaylık" dediğiniz şey olmasa halimiz ne olurdu...iyi ki yalanı icat etmişler iyi ki sahte gülüşü keşfetmiş biri...yoksa birbirimize nasıl tahammül edebilirdik?
ANI
Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil 
Değil bu anılacak şey değil 
Apansız geliyor aklıma 
Neredeyse gün doğacaktı 
Herkes gibi kalkacaktınız 
Belki daha uykunuz da vardı 
Geceniz geliyor aklıma 
Sevdiğim çiçek adları gibi 
Sevdiğim sokak adları gibi 
Bütün sevdiklerimin adları gibi 
Adınız geliyor aklıma 
Rahat döşeklerin utanması bundan 
Öpüşürken bu dalgınlık bundan 
Tel örgünün deliğinde buluşan 
Parmaklarınız geliyor aklıma 
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm 
Kahramanlıklar okudum tarihte 
Çağımıza yakışan vakur, sade 
Davranışınız geliyor aklıma  
Bir çift güvercin havalansa  
Yanık yanık koksa karanfil 
Değil unutulur şey değil 
Çaresiz geliyor aklıma. 
  
  
                  Melih Cevdet ANDAY

https://www.youtube.com/watch?v=xvM4bif6k48

akli dengesi yerinde gözüken deli


 gaz odasından kaçan bir savaş esiriyim şimdi. o yüzden soluk alıp vermenin güzelliğini bilirim...savaşı kaybetmiş biriyim. bayrağımı ve silahımı ve diğer cinayet nedenlerini gömdüm toprağa... üzgün biriyim çünkü sakatlandım ağır darbe aldı ruhum.. akli dengesi yerinde gözüken bir deliyim şimdi. ve o yüzden asacağım kendimi gökyüzüne bir top sesinde..

mehmet eroğlu yüz:1981

mehmet eroğlu yüz:1981
Ona aşık olmaktan korktum ve özenle kaçındım bundan; açıkça, saklandım. Korkuma kaynaklık eden iki önemli neden vardı; Önce onunla aşık bir ikili oluşturacak "çift"lik, kişiliğimin bu benliğin içinde eriyip gitmesi demek olacaktı. (üstelik onun bu yeni benliği, beğenmediği kişilik özelliklerini dışarıda bırakarak istediği biçimde oluşturacağını ancak aptallar fark etmezdi) Sonra, korkuyordum; korkmakta da haklıydım. O, elde edilmesinden çok korunması zor ve riskli bir hazineye benziyordu. Yani onun gibi değerli bir varlığı, kendi varlığımı tehlikeye koymadan korumam olanaksızdı.

- O ondan önce tanıdığım kişileri gerçekliklerden koparıp silmiş; onları soluk birer hayalete dönüştürmüştü. Oysa onun kendisi de bir hayaldi; çünkü o hayal edebileceğim birine en yakın canlıydı.
...


" bana bu kadar uzun dayanabileceğini hiç düşünmemiştim, biliyor musun?
bu soru üzerine iki hafta geçmişti ki oldukça garip bir şey oldu.Onun elinde tutsak olduğumu fark ettim. Bu aşık olmak kadar korkutmadı. yine de biraz tedirgin oldum. Ona gelince o kendinden emindi. alışmayı, alışkanlığı önemsemiyordu. Bunun kölelliğe açılan geniş bir kapı olduğunu anlaması için bir kaç ay daha gerekecekti. Tanışmamızın üzerinden tam bir yıl sonra oldukça garip bir durumun içinde bulduk birbirimizi; ikimizde zafer kazanmadan, ama yenilgiye de uğramadan birbirimize tutsak olmuş ve birbirimizi tutsak etmiştik.
Sadakat mi? bu seçenekleri sınırlı olan insanlarda bulunan bir erdemdir.

gülümse

"gülümse ne düşündüğünü bilmesinler"

 der marquez ve çok şey anlatır bu söz...

 kolera günlerinde aşk'tan etkilenmiş olan biri olarak bir şeyler yazmak istiyorum. öğrendiğim kadarıyla artık yazamayacak kadar hastaymış marquez haberler de doğruluyor. bakıldığında okunup geçilecek bir yazı. ama etkilenmemek elde değil. öyle koyu bir marquez hayranı değilim ama onu çok seven hayranlarını düşünüyorum da acaba ne hissediyorlar... ya da kendisi ne hissediyor. aklıma ilk gelen şey onun söyleyeceği tüm sözler kayıt altına alınmalı. şöyle bir örnekle bağlayabilirim hissettiklerimi; iksirli bir su akıyor ve bitecek o su doldur doldurabildiğin kadar ne kadar biriktirirsen o kadar kardır. o kaynak kurumadan tüm cümleler yazılmalı, çizilmeli bir şekilde biriktirilmeli...yine bu haber bana başka bir haberi çağrıştırdı. o da dünyada meydana gelen bir olayın diğer seferinin 150 yıl sonra gerçekleşeceği haberi. görmen lazım onu yoksa 150 yıl sonrası için bir şansın olmayacak...

 garip çağrışımlar durağı olan beynimin neden bu haberleri bu şekilde birbirine bağladı bilemiyorum. ama ölüm döşeğindeyse eğer sevdiğin bir sanatçı, ya da kurursa o su kaynağı, ya da sen göremeden gerçekleşirse o doğa olayı.... hepsinin uyandırdığı kaygı ortada. hepsinde de sonsuzluk özlemi ya da ölüm korkusu yatıyor. milyon yıllık bir evren sanırım bizi bizden daha iyi biliyor ki en fazla bir asır kadar yaşamamızı sağlıyor...bir asır yaşamak (eğer şanslıysan diyebilirsin) ne kadar da az geliyor. bu durum başka bir soruyu yöneltiyor insana...o da karınca bir insanı algılayabilir mi?

 elinizde gezinen bir karıncayı düşünün parmaklarınızı hareket ettirin.kendisi hızlanır tedirgin olduğunu anlarsınız. ama bir parmakta dolaştığını kavrayamaz. bir de aynı şeyi bizim için düşünün uzun bir yolda yürüyorsunuz. birden tedirgin oluyorsunuz adımlarınız sıklaşıyor...acaba aynı şey bizler için de geçerli mi bizde belli bir noktadan sonra algılayamıyor muyuz gerçeği?

 sonsuzluk burda da devreye giriyor işte sonsuzluk yanında ölüm korkusu değil algılayamamazlık, anlam kuramamazlık devreye giriyor. bu da bir kaygı olabilir mi acaba? acaba biz de birilerinin avuç içinde mi dolaşıyoruz? bizleri labaratuvar farelerinden ayıran şey ne? labaratuvar fareleri gözlemlendiğinin farkında mı? o labirentin bitmeyeceğinin farkında mı? peki ya biz? bizlerin fark edemediği bir yer var mı? bizler de gözlemleniyor muyuz? belki de din labaratuvarlara benzer. sorgu melekleri, sağ ve soldaki melekler, aslında bizler hakkında rapor tutan gözlemciler var mı? ve labirent de bizim dünyamız mı?

 burda da başka bir kaygı ortaya çıkıyor izlenme ve çıkmazda kalma korkusu. ebedi ve ezeli  varlık kaygısı.

 bunları düşünüyor mu marquez acaba? ya da ölenler gördüler mi gerçekliği ya da farklı bir boyut var mı yaşamda...

 labirentteki fare ölür, avucundaki karınca ölür, marquez ölür, insan ölür...150 yıl sonra o doğa olayı tekrar yaşanır bir 150 yıl sonra başka birileri bunlara kaygılanır...belki o kaygılanan kişinin elinde, o doğa olayını izlerken marquez'in kitabı olur...

-Ara geçiş-

Kendi kendime ilk ne zaman konuşmaya başladım tam olarak hatırlamıyorum zannedersem böyle bir şeyi hatırlama ihtiyacı da duyulmaz pek. Fakat kurduğum hayaller ve konuşturduğum, daha doğrusu garip sesler çıkararak anlamsız birşeyler gevelettiğim, farazi karakterlerin zannedersem (yine zannettim. hep zannederim zaten. Şu an Ortaköydeyim mesela fakat az önce babam arayıp neredesin diye sorduğunda Balçova da olduğumu zannedip Balçova' dayım dedim) 3 yaşımdayken beynime girdiklerini ve hala beni yalnız bırakmadıklarını biliyorum. Kimi zaman Kafka' nın zehrini kustuğu sırtlan sıfatlı yardımcıları gibi dişlerimi çatlatırcasına sıkıp damarlarımı gererek can çekiştirdiğim; kimi zaman da oyuncak peşinden ağlayan çocuk gibi eteklerine sarıldığım, garip, cinsleri, kimlikleri hatta varoluşları bile belli olmayan bu kararsızlığımı tetikleyen karakterler. Hayır suçlu değiller kesinlikle. İşte. kendi kendime konuşmaya başladım yine.

Keder üstüne mi konuşsam acaba? "Benim gibi bir münzevi" demiş bir şair ben de "benim gibi hayal dünyasından kurtulamayan" gibi birşeyler mi desem. yakışık alır mı? Yarattığıdünyadagerçekleşmeyeceğinibildiğiheveslerinpeşindengidercesine söyleyeyim hatta bunu (sağolasın oğuz atay iyiki de öğrettin böyle yazmayı). Yani bir anlamda tükenmeye azala azala yaklaşmak. "Ben neden böyleyim, Hayat neden böyle..." gibi gereksiz soruları sormakla olacak gibi değil artık. Bunları sora sora o hevesler gerçekleşmez oldu sanki.

Her gün hiçbir şey yapmadan, evin içinde bilgisayarın başında ağır gelen zamana biraz daha yük bindiriyorum. Arada "gitmek" , "bir amaç edinmek" diyorum; ayağa kalkmadan havada kaybolup gidiyor bu sözcüklerde. Benim dışımda, benim hayatım hakkında bana o kadar çok öneride bulunuyorlarki aklımı toparlayıp hangisinin beni mutlu edeceğine karar veremiyorum. Sonra aynı anda bir kaç tavşanın peşinden koşan tazı gibi hiç birini elde edemiyorum.

Cesur olmak önemli. Deli cesareti hatta. Sırtına bir çanta bile almadan bilmediğin soğuk bir ülkenin bir tren garında uyumak. Bunlar içinde geç kaldım. Bu bile bir amaç istiyor baksana(Bu cümlenin başına "Ahh Tanrım" yazsam ne afilli olurdu değil mi). Olacak gibi değil. Günah ve erdem köprüsünde değilim artık iki ucu arasında gelip gitmiyorum duyguların. Arada bir sapak vardı oraya girdim ve kayboldum.

bir yol hikayesi

çok değildi istediğimiz. sadece bir kaç şarkı keşfetmekten, güzel bir film izlemekten ötesini düşünmeye gerek yoktu...

 ancak bize verilen görevler ve yüklenen sorumluluklar yüzümüzdeki iyimser mimikleri çaldı. kaşlarımızı çattırttı..."güven" duygusunun korkulacağı ve aptalca olduğunu anlamamıza neden oldular. artık çoğu şeye içimizde sevinmeye başlamıştık. açık vermemek gerekiyordu duygularda. çünkü art niyetlerinden dolayı işgal edilecek özgürlüğümüz vardı. düşüncelerimize kara anlamlar yüklettirdiler. bir şeye sadece bakmak istedik, bir şeyi sadece olduğu için sevmek istedik saldırdılar. topla tüfekle olsa yine iyi. şekle sokup kalıplaştırdılar. izin vermediler. bir öz eleştiridir ki biz de itiraz etmedik. değmez dedik.

 izlediğimiz şeylere göz alıcı reklamlar koydular. dediklerimize anlamlar yüklediler...kelime oyunları yaptılar kafamızı karıştırdılar. kendimizi bile tanımaz olduk artık. çok şeyken hayat anlamsızlaştı. zevk yasaklandı. mutluluk sadece masa üstü resimlerinde yeşille mavinin arasında bir yerde kaldı. ellerimize aletlerimizi aldık biz de başladık aramaya. neyi aradığımızı biz de bilmiyorduk ama olduğumuz yer ve bulunduğumuz zamanın yanlış olduğunu anladık. geleceğimize ellerimizde aletlerimizle gittik. bu arayışa savaş dediler. biz barış dedik. acilen barışmamız lazımdı hayatla yoksa onu anlamsızlıkla suçlamak içimize dert olmuştu...

 yola koyulduk...yolda görüş mesafesi sıfır olduğundan sadece denenmiş yolları denedik. kaybolmamıza izin vermedik birbirimizin. ellerimizde aletlerle barışmak için yürüyorduk.bazen de koşuyorduk, bazen durup sigara içiyor, şarkı söylüyorduk. sevdiğimiz aforizmalar bizlere destek oluyordu....ama dikkat ediyorduk o sözler slogan olmamalı, sevdiğimiz şarkılar marşa dönüşmemeliydi.

 ilerledik. çoğumuz genç gösteriyorduk ama tahmin edebileceğiniz gibi büyük düşünüyorduk, büyük düşünmek burda gerçek anlamındadır. büyük düşüncelerimizle kendi huzur evimizi kurduk. bu çok güzeldi çünkü bize bakacak memurlar yoktu. uyku saatlerimiz, uyku haplarımız yoktu...

 devam ettik hala da devam ediyorduk var ettiğimiz dünya asla tapulu bir arazi değildi. bu çok güzeldi işte. kimsenin özel mülkiyetinde değildik, kamu malına da zarar vermiyoduk...çitleri aştık, birbirimize taş attık ama çiçek de topladık. sonra birer sigara daha yaktık...

 anlam yükleme kaygısında olanlar çabuk yoruldular. yağmur yağınca çok sevindik saklanacak bir kuytuluk aramadık. yabani otlardan da sigara yaptık...yabani otlar bizlerin düşüncelerinde legaldi. fiziksel olarak değişmeye de başlamıştık. topluma ait geçerliliğini koruyan güzel vücutlar edindik.saçlarımız ve tırnaklarımız güzeldi. kıyafetlerimiz markaydı artık...

 değişiyorduk. birbirlerimizi, değişimlerimizi alkışlıyorduk. yüzümüz de değişip güzelleşince bizi görenlere baktık şaşırarak. işte o zaman bizden ayrılanlar oldu. bize bakanlar, bize gıpta ettiklerini söyledikçe, bize yakınlaştılar, bizim gibi olmak istediklerini söylediler.bize bakanlara destek olanlar; bizden ayrılmış oldular. hayır bencil değildik. inanın; gerçekten onlar samimiyetsiz oldukları için böyleydik. bu hepimizin kararıydı.

 sona gelmeceğimizi,bu yolculuğun bitmeyeceğini biliyorduk. ve bizler hala kısa ve öz davranıyoruz. yetiyor gibi geliyor bize. anlayabiliyoruz. uzatmaya gerek yok cümleleri  çocuklar duvarları boyuyor bunu görüyoruz bir kaç ninni söyleyebiliriz. dandini dastanayı anlamasak da ninninin ne işe yaradığını anlıyoruz. bizleri uyutup da büyütenlere söylüyoruz; biz kendi yolumuzda tıpış tıpış yürüyoruz...

-Ara geçiş-

Metaforlar! Metaforlar bizi rahatlatmayacak... Araba motorları, iddaa, hamburger, okey takozu ve hatta yoldan geçen adamın nasihatleri bizleri rahatlatacak; ama metaforlar bizi rahatlamayacak. Tente altlarına sığınabiliriz ama metaforlara asla...

İçimde külleri kalmış, içimde içindeki insanlar çıkarılmak zorunda olan, içimde her tarafını pusulalar gösteren, içimde ayı gibi, içimde çantanın derinlerine kaçan para gibi, içimde akşam üstü içilen bira gibi, içimde nefessiz kalarak öpüşen yeni barışmış sevgililer gibi (tekrar küsebilirler), içimde yırtık ayakkabı gibi, içimde acil işemesi gereken birinin acelesi gibi
BİR KAÇMA İSTEĞİ VAR!

Biz edebiyatın merdivenlerinden emekleyerek çıkmaya çalışan ve hiçbir zaman yürümeyi öğrenemeyecek olan bir... bir... bir... (İşte bu "bir..." den sonra çok iyi atmak gerekiyor. Şöyle diyelim: )

... yürümeyi öğrenemeyecek olan bir kelimeyiz. 

9 Mayıs 2013 Perşembe

"...Gemi bir gün hazırdı. Bu gemi Trifon için bir dünya demekti. Trifon bu gemi için içinde bir şeylerin geçtiğini hissediyor, bu gemiye bakarken Trifon, küçük kızların önünden geçtiği zaman duyduğu yumuşaklığı bir nevi sarsıntıyı, baş dönmesini duyuyordu. Bu gemi Trifon için mavi gözlü bir kızdı. En tuhafı bu mavi gözlü kızı Trifon kendisi yaratmıştı. Bu mavi gözlü kız da Trifon' u seviyordu. Hiç mavi gözlü sahici kızlar Trifon' u severler miydi?..."

Sait Faik Abasıyanık- Stelyanos Hrisopulos Gemisi öyküsünden
"Bir yaylı hatırlıyorum. Hayvan, yol ve yulaf  kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafından uçan kuşları alkışlar görüyorum. Sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı bir robonun içinde dolaşır seyrediyorum. Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş  bırakacak, yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktani riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.

      Her şeyi, herkesi, ilmi felsefeyi bir ortaoyuna çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insalar olacağını çocukluktan biliyorum.
     
      Yalnız, yüzleri,gözleri, kaşları, kirpikleri ve omuzları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. Seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını görenler olurmuş. Varsın olsun, inanmıyorum! İnanmadığım halde bu korku niçin? Allah' a inanmayanlar içinde samimi olmadıklarını bazan son nefeslerinde bazan de ani tehlikelerin karşısında "Allah" diyerek, ispat ediyorlar. O halde ben de samimi değilim. Çünkü korkuyorum. Bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum" dediğim zaman yapmadım..."

Sait Faik Abasıyanık - Sevmek Korkusu öyküsünden...

7 Mayıs 2013 Salı

GİT


Peçete kırıntılarıyla tıkanmış kül tabağını değiştirmek için masaya gelen garsona bayatsımış tebessümüyle boşver anlamında elini havada sallarken, diğer eli az önce gözüne kaçan ter damlalarını sildiği az nemli peçetesini sıkıyordu. Kenetlenmiş dişlerinin arasından duyulacak kadar “Gerekmez ya” dedi. Garson garip bakışlarından vazgeçerek elindeki birayı önüne bırakıp diğer masalara gidince, “Bizimki” dişlerini yavaş yavaş gevşetti.

O bakışların altında ezilmemek için neden “Teşekkür ederim ama az sonra tekrar terleyeceğim ve küllük tekrar dolacak. Boşver. Asıl konu buraya nasıl geldiğim: Normalde iki aktarmada iş biterdi fakat üçüncü otobüsün arkasındaki kayışların kopmasıyla zift kokulu gölgesiz asfaltın kenarında yaklaşık kırk beş dakika bekledikten sonra dolu gelen yeni otobüse sıkış tepiş binip havasızlıktan öleceğim korkusuna kapılarak en son dört yıl önce görüştüğüm iki (üçüncüsü gelemiyordu) arkadaşımla bugün tekrar konuşabilmeyi göze aldım” diye söyleyemediği aklından geçtiği sırada, “iki aktarma yapınca üç tane otobüse mi biniliyordu yoksa ilk otobüse de aktarma denebilir miydi?” sorusuna takılınca uzun yola çıkmadan önce lastiklerini kontrol eden Alzheimer hastası bir şöför gibi baştaki söylemek istediği şeyleri unutuverdi.

Çoğu zaman sadece cevap vermek için konuşuyormuş hissine kapılması, dilediğini ifade edebilmesine engel değildi elbette. Kurduğu kesikli cümlelerine ayarlanmış ritimli mimikleri ne demek istediğini tam açıklayamasa da anlaşılmasına yetiyordu. Basit anlamları sayesinde maliyetlerini çoktan kurtaran, “tamam, evet, öyle ya, yok bişey…” gibi yanlız bırakılmış bu cevapçıklar, karşıdakinin merakını hemen savarak aklının yüzeyindeki koruyucu görevlerine devam ederlerdi.

“Aslında fazla konuşmaması çocukluğundan kalma garip alışkanlıklarından birisiydi” deyip kökten çözümcü yaklaşımlarla, buraya kadar zorluklarla geldiğimiz çarpışık anlatımlı hikayemizin bir de  tersi yönüne doğru ilerlemeye çalışmayalım isterseniz.  Her soruya verilmesi gereken yarım yamalak kalmış, milyonlarca ayrı cevaba yetişememek onu bezdirmişti belki. Veya yöneltilen bütün soruların kökeninin aynı olduğu varsayımına kapılarak, verilecek cavapların da tek ve basit olmasını isteyebilirdi. Şu an için emin olduğumuz nokta ise karşılıklı barlarla sıralı üstü asma ve sarmaşık dallarıyla örtülü bu sokakta güneşin batmasını izlemekten memnun olmasıydı. Paketinde kalan son sigarasını yaktıktan sonra şu an için batmaktan ve terletmekten başka işe yaramayan güneşe doğru üfledi. Gözlerini kapayarak yeni gelen birasından soğuk bir yudum alıp, yarıya getirmeden bıraktı.

Arkadan seslerini duyduğu iki kadın şaşkınlıkla birbirlerine :

-Bu o değil mi ya!
-Evet o galiba yanına yaklaşalım bakalım tanıyabilecek mi bizi

Yüzünü onlara dönüp kendini zorlayarak sırıtacağı sırada  kızıl saçlı olanı karşı masadaki kalabalık grubun ortasında, otostopla dünyayı dolaşan adamın gözlerini kapadı. “Aaa! Naber ya” lar, “nerdesin sen”’ler “hiç değişmemişsin ama hafif göbek yapmışız” ‘ lar, “gel otur şöyle” ‘ler, “yok gitmemiz lazım, bi görelim dedik” ‘ ler...

Bir nefes daha çekti sigaradan. Adam geldiğinden beri en çok Afrika’ yı övmüştü. Emekli olunca, orada çılgınca yaşamak istediğini ve bunun dünyadaki en iyi yaşam biçimi olacağını etrafındakilere kendi kurduğu çılgın mantık düzeyinde ispatlamaya çalışıyordu.

“Bizimki”ne en çok nereye gitmek istersin diye sorsalar herhalde “farketmez” derdi. Fakat asıl farketmediği son haftalarda kimse sormadan kendi kendine “gitmek, bir yerlere, hadi gidelim…” diye konuşmasıydı. Hatta geçen hafta bugün, öğle yemeğinden sonra kafasını bilgisayar ekranından dışarıya çevirip sararmış otları farkedince, yemeğin verdiği mayhoşlukla “hadi gidelim” deyiverdi. Acele eden iş arkadaşının alaycı ünlemesi ensesine yapışmıştı hemen:

-Nereyeee? Nereye gittin yine?
-Yok bişey. deyip bilgisayarın rutinine takrar geri dönmüştü.

Biraz utanır gibi olurdu ya, hemen toparlanıp “etrafındakiler” e üstünde durmuyormuş hissini uyandırırdı. “Bizimkinin” bu ilgisiz tavrından dolayı yapmak istedikleri espiriler kursaklarında kalan “etrafındakiler” hep bir sonraki fırsatı kollarlardı. Özellikle yöneticilerin önünde boş anını yakalayıp verdiği kısa cevapları ısrarla deşmeye çalışırlardı. Ama böyle ciddi zamanlarda bile (belki de alışkanlıktan dolayı) bu baskılardan kurtulacak kolay kelimeleri hemen buluverirdi. Mesela genel müdürün açıklama bekleyen ciddi sorularına onaylayıcı bir tavır takınarak “Evet kesinlikle” diye cevaplayınca aradan birisi “Nasıl biraz daha açıklayabilir misiniz?” diye sorsa “Biraz daha dikkatli bakın” deyip, genel müdürün yanında aciz görünmek istemeyen arkadaşının attığı el bombasını aklında patlatmadan geri gönderirdi. Bazıları kasten böyle yaptığını ısrarla savunup kendi içlerinde ona karşı nefret besler, onu uzun süredir tanıyanlarsa basit yaratılışlı olduğunu ve işe yaramasının yettiğini söylerlerdi.

İnsanların arasına karışmak, onlar gibi konuşabilmek, yemek, sevişmek, görmek, kendisine yönelttiği en suçlayıcı duyguları bir kenara bırakıp, herkesin ona basit diye baktığı dış dünyasında gerçekten basit olabilmeyi isterdi. Belki de gitmek istediği yerlerin ona bu basitliği sunabileceğini düşünüyordu. Başka yerleri görmenin, oralarda kalıp havasını solumanın bizde bazı değişiklikler yaratacağı kesindir; fakat bu değişimler kabuklaşmış olan alışkanlıklarımızın üzerinde ahenk içinde durmaya çalışan beneklere benzer. Dışarıdan bakıldığında ne kadar yaşanması gereken hatıralarmış gibi görünseler de; derinlerimize inmek için bizlere gereken cesareti veremeyebilirler. Gidememe kaygılarının altında yatan sebeplerden birisi de buydu. Yine aynı kalırsa, değişemezse; dahası her şeyi anladığında (artık o her şey neyse) değişmek istemeyip bunda haklı olduğuna kendini inandırırsa? İşte o zaman boşa geçmiş zamanlardan kalmış ağır yaralar vücudunu kaplayacak istemese de ruhunda rahatsız edici zıtlıklar oluşacaktı. İşte o zaman ne dış dünyasının basit “Bizimki” si olabilecek, ne de eski halinde bir yerlere gitme hayalleri kuran kendisi…

Havada yanık kokusu aldı. Küllüğün içindeki peçeteler  tutuşmuştu. Birasından yarıya gelecek kadar küllüğe boşalttı. Garsona küllüğü değiştirmesini işaret etti. Tam o sırada telefon çaldı. Arayan gelmesi gereken arkadaşlarından birisiydi fakat çok önemli işleri çıkmıştı. Sahte üzgün, gelemeyeceklerini anlatmaya çalışan ses tepki bekliyordu.

- Önemli değil. dedi.

Eteğindeki ıslaklığı farketti. Ayağa kalkıp dökülen birayı peçeteyle kurulamaya çalıştı. Geçmeyeceğini anlayınca garsona bayatsımış tebessümüyle bakıp elindeki ıslak peçeteleri yeni gelen küllüğün içine attı.
 

4 Mayıs 2013 Cumartesi

AYSEL GİT BAŞIMDAN

Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...

ATTİLA İLHAN

SAN

Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların  

Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım.

CEMAL SÜREYA

ÜVERCİNKA


Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu 

                                                              kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
                           Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
                           Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse 

                                                  değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna

                                                            diziyorlar
Bütün kara parçalarında
                            Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika hariç değil
 

CEMAL SÜREYA

BİR NEDENİ YOK YALNIZCA ÖPTÜM

Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm
Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
 
Küçük İskender

KİTLELERİN DEHASI

Ortalama insanda
Herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
VE Cinayet konusunda En Becerikliler
Cinayet Karşıtı vaaz verenlerdir
VE Nefreti En İyi Becerenler
Sevmeyi Vaaz Edenlerdir
VE-SON OLARAK-
SAVAŞI EN İYİ BECERENLER
BARIŞ VAAZI
VERENLERDİR

Tanrıyı Vaaz Edenlerin
Tanrıya İhtiyacı Var
Barış Vaaz Edenlerin
Huzuru Yok
SEVGİYİ VAAZ EDENLER
SEVGİSİZDİR
VAAZ VERENLERDEN SAKININ
Bilmişlerden Sakıının.

DURMADAN
KİTAP
OKUYANLARDAN
Sakının
Yoksulluktan Nefret Edenlerden
Ya da Gurur Duyanlardan Sakının
Övgü Göstermekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Karşılığında ÖVGÜ Beklerler

Sansürlemekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Bilmedikleri Şeylerden
Korkarlar

Sürekli Kalabalıkları Arayanlardan Sakının;
Tek Başlarına
Bir Hiçtirler

Ortalama Erkekten
Ortalama Kadından
Sakının
Sevgilerinden SAKININ

Sevgileri Vasattır, Vasatı
Aranır Dururlar
Ama Nefretleri Dahiyanedir
Nefretleri Seni Beni
Herkesi Öldürebilecek Kadar
Dahiyanedir.

Yalnızlığı İstemezler
Yalnızlığı Anlamazlar
Kendilerinden Farklı
Herşeyi
Yoketmeye
Çalışırlar

Sanat
Yaratamadıklarından
Sanatıı
Anlayamazlar
Yaratma Başarısızlıklarını
Dünyanın Beceriksizliğine
Yorarlar

Kendileri Tam Sevemedikleri İçin
Senin Sevginin
Eksik Olduğuna İNANIR
VE SENDEN
NEFRET EDERLER

Ve Nefretleri
Parlak Bİr Elmas
Bir Bıçak
Bir Dağ
Bir KAPLAN
Bir Baldıranotu Gibi
Mükemmeldir

En Usta Oldukları
SANATTIR
NEFRET!
 
Charles Bukowski

GÖĞE BAKMA DURAĞI


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları  da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi 
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat 
Durma göğe bakalım 

 
Turgut UYAR

ders alınan güzellikler

elbette

güzel yazı dersi

buraya güzel şeyler yazılacak....